Çok yaşa futbol!
Bugün aslında başka bir konuda yazmayı düşünüyordum ama Kastelli’nin son yazısı beni kışkırttı. Konumuz futbol, evet şapkada başka konu vardı ama futbol hakkında yazacağım… Hem herkes yazıyor ben neden yazmayayım? Biraz oyunbozanlık yapacak olsam da amacım tamamen tadınızı kaçırmak degil. Jean’ın dediği gibi futbol üzerine yazmak rakı masasında vatanı kurtarmakla eşdeğer olsa da yazmadan edemeyeceğim. Öyle inanılmaz yeni şeyler, yeni fikirler olmayacak, sadece bir hatırlatma yazısı, biraz oradan biraz buradan… Eh lafını esirgemeyen Edi’ye de bu yakışırdı zaten, değil mi? Neredeyse herkesin bir fikir sahibi olduğu ve herkes için farklı anlamlar taşıyan futbola bugün milyarlarca insan ilgi duyuyor ve bu ilgi sayesinde futbol politika ve ekonomiyle iç içe geçmiş durumda. Bence, bu oyunun bu kadar kitleselleşmesi ve insanlar üzerinde yarattığı etkiler konusunda düşünmemek ve biraz fikir sahibi olmamak futbola hakettiği ilgiyi göstermemek anlamına gelir.
Futbola olan ilgim yaşıtlarıma nazaran biraz geç başladı. Önceleri bana anlamsız geliyordu. Hatta ilkokul öğretmenimin top oynadığı için derse geciken arkadaşlarımı azarlarken “Oğlum topun içinde ne var? Hava. O zaman siz havanın peşinde koşuyorsunuz.” demesi bana o kadar anlamlı gelmişti ki ne zaman oyuna çağırsalar “Ben havanın peşinde koşmam” derdim. Ortaokula kadar pek ilgilenmediğim futbol ortaokulda sosyal hayattan uzak kalmama sebep olmaya başlayınca ben de ilgilenmeye başladım. Herkes ilgileniyor, tüm sınıf arkadaşlarım oynuyordu. Bense dedem çizgi film saatlerinde bile maç izledigi ve ben çizgi filmleri kaçırdığım için pek sevememiştim futbolu. Arayı kapatmak için çabalamam gerekmişti o dönem. Hala dün gibi hatırımda. Şöyle ki; birkaç farklı ansiklopediden (o zamanlar internet yoktu tabi) futbol maddesini okuyup arkadaşlarımın bile bilmedigi kurallarını ögrenmiş, dünya kupalarını, avrupa şampiyonalarını ve şampiyon kulüpler kupalarını hangi yıllarda kimlerin aldığını ezberleyivermiştim. O yıllara denk gelen ve ülke gündemimizi de bir süre meşgul eden Milli Takım, Fatih Terim ve EURO 96 da ilgimin tavan yapmasına neden olmuştu. Sıfır puanla dönüşümüze acayip üzülmüş, finalde ise Çekleri desteklemiş ve yine üzülmüştüm. Daha sonra Amiga 500′de Sensible World of Soccer‘ı keşfim ve o dönemin oyuncularını yüzlerini bilmesem de mevkileri ve oynadıkları takimlarla bilmeye başlamam arkadaşlarımı şaşırtmıştı. Bu oyunun başında saatlerimi harcadığımı bilirim. Bir keresinde aralıksız 10 sezon oynayıp emekli bile olmuştum. Zaman zaman hatalı bilgiler de çıkmıyor değildi. Mesela SWOS’da Fabrizio Ravanelli sarışındı (Eh, üç ırk ve iki saç rengi vardı oyunda), gerçeği Eurosport’da bir Juventus maçında bembeyaz saçlarıyla koşturan Ravanelli’yi görerek öğrendiğimde şaşırmıştım. Ortaokul yıllarım boyunca da “çakılı defans” olarak oynadım o meşhur teneffüs arası ve ögle arası maçlarında. Ayağımda topu tutamazdım, arkadaşlarımın “Ediiii, vur gitsin.. vur gitsinn!” diye bağırışları hala kulaklarımda…
Bugünlerde ise futbola olan ilgim iş arkadaşlarımla ve dostlarımla çekişmeli mücadeleler verdiğim Pro Evolution Soccer oyunu, Galatasaray-Fenerbahçe derbileri, Jean ve başka bir dostumun Altay taraftarlığına takılarak onları zaman zaman kızdırmaya çalışmam, Dünya Kupası ve Avrupa Şampiyonası gibi büyük futbol organizasyonları ve futbolun endüstriyel tarafı ile sınırlı…
Futbol; bazı insanlar için (anlattığım üzere zamanında benim için de) 22 kişinin bir topun peşinden koştuğu ve anlamsız çekişmelere sahne olan bir oyun, birçokları için zamanının büyük bölümünü adadığı bir yaşam biçimi, bazıları için ise insanlarla ilişki kurmada, sosyalleşmede ve arkadaş sohbetlerinde konuşulacak konu yaratmada önemli ve etkili bir araçtır. Ayakla oynanan bir aktivite olarak geçmişi 2000 yılı aşan futbolun bugünkü şeklini almış haliyle yaklaşık 150 yıllık bir tarihi vardır. 21. yüzyılda ise futbol; yüzbinlerce kişilik stadyumlarla, görüntülü medya ve internet teknolojisi sayesinde oluşan milyarlarca kişilik izleyicisiyle ve ilgilisiyle, oluşturduğu ekonomik ve sosyal bağlarla insanlığın çok önemli bir kısmını ortak bir alanda topluyor. Büyük futbol kulüpleri bugün; az gelişmiş bir ülkenin milli gelirini aşan bütçeleriyle ve gelirleriyle yeşil sahalarda boy gösteriyor, stadyumlara sığamayan futbol borsalara ve parlamentolara taşıyor…
Modern dünyada futbolun kazandığı kitlesel boyut farklı gruplara kendi çıkarlarını korumak ve gövde gösterisi yapabilmek için çok iyi bir mecra yaratmıştır. Mesela, futbolun anavatanı Britanya’da yer alan İskoçya’da iki büyük kulüp arasindaki rekabet dini nedenlere dayaniyor. Toplumdaki zengin protestanlarin takımı Glasgow Rangers ile fakir katoliklerin Celtic’inin arasındaki mücadele zaman zaman bir futbol müsabakasından ziyade mezhep mücadelesi olarak algılanabiliyor. Güney Amerika’da ise futbol kulüplerinin sınıflaşması maddi durum ve sınıf ayrlığına dayanıyor. Brezilya ve Arjantin’e gelen ve yerleşen zengin Avrupa’lıların kurdukları futbol takımlarına karşı yeni kulüpler sosyal birer tepki olarak kurulmuş. Düşük sosyoekonomik sınıfa mensup insanlar; Arjantin’de zenginlerin kurduğu River Plate’e karşı koymak için Boca Juniors’u ve Brezilya’da da Flamengo’ya karşı koymak için Fluminese’yi kurdular.
Bugün halen, futbol kulüpleri farklılaşma, gruplaşma veya sınıflaşma aracı olarak kullanılmaya devam ediliyor. Örneğin; ülkemizde Karşıyaka taraftarı da Karşıyaka’nın İzmir’den bağımsız değil ama şehrin diğer bölgelerinden farklı oldugu vurgulamak amacıyla il trafik numaralarını kastederek “35 ½ (otuzbeş buçuk)” simgesini her mecrada kullanmış ve bu simge Karşıyaka’nın simgesi haline gelmiştir.
Futbol, eskiden beri bu gibi sosyal olguların yanı sıra siyasete de malzeme olmuştur. Endüstri devriminin başladığı İngiltere’de toplumsal sınıflar 17. yüzyılda birbirinden ayrıştı ve o dönemde futbol takımları da kurulmaya başladı. Alt sınıflar futbol üzerinden kimliklendirilerek kontrol altında tutuldu. Bu takımlar toplumsal sınıfların temsilcileri oldular. Chelsea, Londralı zenginlerin takımı olarak kurulmuşken, Londra’daki silah fabrikası isçileri Arsenal (Türkçesi: Cephane)’i kurdular. Chelsea ve Arsenal arasındaki Londra derbisi, sınıf mücadelesinin sahadaki yansıması gibiydi. Yine İngiliz takımları olan Manchester United ve Liverpool da liman işçileri tarafından kurulmuş takımlardır. Bugün bu dev futbol kulüpleri dünyanın en zengin kulüpleri arasındalar. İlginçtir ki endüstriyel futbola entegre olmalarına, şirketleşmelerine ve hisselerinin borsada işlem görmesine rağmen hitap ettikleri sosyal sınıflar pek değişmemiş. Liverpool’lular kulübün hisselerini satın alan Tom Hicks ve George Gillett adlı iş adamlarını protesto ederken Manchester United’lılar kulübün önemli bir hissedarı haline gelen ABD’li iş adamı Malcolm Irving Glazer‘i Old Trafford’a sokmamak için eylem yapıyor.
Futbol ve siyaset örneklerimize geçmişten devam edelim. İtalyan Milli Takımı 1934 ve 1938 Dünya Kupalarını faşist liderleri Mussolini adına kazandı. İtalyan futbolcular her maça “Viva la Italia! (Yaşasın İtalya!)” diye bağırarak ve ileriye doğru uzattıkları ellerinin ayalarıyla faşist selamı vererek başlıyorlardı. Mussolini futbolu bir gövde gösterisi aracı olarak kullanıyordu. Günümüzde İtalya’nın başkenti Roma’da ise futbol müsabakaları yine siyaset aracı olarak kullanılıyor. Roma’nın kırmızılı forması ve tribünlerde açılan Che Guevera resimlerine karşılığı S.S Lazio beyaz-mavi forması ve taraftarlarının tribünlerde açtığı gamalı haçlarla veriyor.
Gamalı haç demişken, Naziler de futbolu bir memleket sorunu haline getirmişler. Adolf Hitler Alman ırkının üstünlüğünü sergilemek ve dünyaya kanıtlamak için spor müsabakalarını tercih etmiştir. Bilenler bilir, Ukrayna’da Dinamo Kiev’in 1942′de öldürülen oyunculari anısına dikilmiş bir anıt vardır. 1942’de Ukrayna Alman işgali altındayken Dinamo Kiev “Start” (8 Dinamo Kiev oyuncusu ve 3 Lokomotif Kiev oyuncusundan oluşan bir takım) adı ile oynuyor ve başarılı maçlar çıkarıyordu. 12 Temmuzda bir Alman ordu takımını yendiler, 19 Temmuz’da bir maç daha yapıldı ve “Start” 6-0 kazandı. Bu sırada başka galibiyetler de alan “Start”a karşı Almanlar, hava kuvvetlerinin yenilmez futbol takımı Flakelf’le bir maç ayarladılar. Kiev takımı 6 Ağustos’ta Almanları 5-1 yendi. Maçın ardından bazıları üzerlerindeki formalarla kurşuna dizilirken bazıları da çalışma kamplarına gönderildiler. “Ölüm Maçı (The Death Match)” olarak tarihe geçen bu olay; Nazilerin yerel halkı yıldırmak için tek dayanakları olan futbol kulüplerini yenmek istemesi, onları tehdit altında maça çıkarması ve başarısızlıkla sonuçlanması olarak hatırlanacak.
Futbol’un kitleler üzerindeki etkisini kullanan tek diktatör Benito Mussolini ve Adolf Hitler değildi. İspanya’yı yaklaşık 35 yıl dikatörlükle yöneten General Franco’nun (Francisco Franco) Bernabéu stadyumuna atfen şöyle dediği söylenir: “Bana yüzellibin kişilik bir uyku tulumu yapın.” Aynı şekilde Portekiz’i yıllarca yöneten ve Estado Novo (Yeni Devlet)’yu kuran diktatör Salazar (António de Oliveira Salazar), iktidarının sırrı sorulduğu zaman şöyle anlatıyordu: “Portekiz’i 40 yıl 3-f ile yönettim, fadum (kadercilik ve örgütlü din), fiesta ve futbol.” İlginçtir ki 2007’de yapılan En Büyük Portekizliler oylamasında Salazar %41’lik oy oranıyla birinci seçilmiştir. Ümit Burnu’nu ve Avrupa’dan Hindistana giden en kısa deniz yolunu keşfeden Vasco de Gama ise bu oylamada sadece %0.7 oy almış.
General Franco 1930’larda İspanya’ya yayılmaya başlayan proleter devrimi askeri darbeyle engellemiş ve İspanyol iç savaşı 1939′da Franco’nun zaferiyle bitmiştir. Franco 1975’deki ölümüne kadar ülkeyi diktatörlükle yönetmiştir. Muhaliflerin sürgüne gönderildigi ve rejim karşıtlarinin katledildigi Franco rejimi döneminde Bask ve Katalan halklarının da kültürleri yok edilmeye çalışılmıştır. Dilleri ve bazı kültürel olguları yasaklanan bu halklar teselliyi kendi futbol kulüpleri olan Barcelona ve Atletic Bilbao’da bulmuşlardır. Real Madrid, Franco döneminde ülkenin en kuvvetli kulübüydü. O dönemde aralıksız olarak İspanya Ligi’nde 4, Avrupa ve kıtalararası şampiyonalarda ise 5 kupa kazandı. Bu takım, Franco rejiminin en etkili propaganda aracıydı. Franco rejiminin yöneticilerinden Jose Salis, futbolculara olan minnettarlığını belirtmek için şöyle demiş: “Daha önce bizden nefret edenler, sizin sayenizde bizi anlıyorlar.” Franco döneminde Real Madrid maç yapmak için Barcelona’ya gelince Nou Camp’ın tribünleri yasaklanmış Katalonya bayraklarıyla donanırmış. Sokaklarda Franco aleyhinde konuşamayan insanlar bunun yerine tribünlerde Real Madrid’li futbolculara bağırırlarmış. O dönemde Katalonya varlığını sadece Nou Camp’ta sürdürmüş ve Franco’nun dokunmadığı tek Katalan sembolü de Barcelona olarak kalmış. Barcelona’ya bir futbol kulübünden öte bir anlam yükleyen Katalanlar, İspanya’da faşizminin bitişini Madrid’de Barça’nin Real’i 5-1 yendiği maç ile simgelemeyi tercih ederlermiş. Barcelona gibi formasına reklam almayan ve asla da almayacağını belirten Atletic Bilbao da İspanya Ligi’nin önemli futbol kulüplerinden biridir. Bask bölgesinin takımı olarak anılan Atletic, Bask kökenli olmayan hiçbir oyuncu oynatmayışıyla da ün kazanmıştır.
Futbolun günümzde toplum psikolojisinden modern ekonomiye ve politikaya kadar pek çok alanda etkisi olan sosyolojik bir olgu oldugunu inkâr etmek mümkün degil. Bu konuda yapılan sayısız bilimsel çalışma ve araştırma bulunuyor. Fakat futbolun uyutucu ektisinden bahsetmeden edemeyecegim. “Yapma be Edi” deyişinizi duyar gibiyim ama gerçek bir olgudan bahsediyoruz. Kitleleri futbola çeken şey, bana göre, sunulan yapay adil düzen olgusudur. Dünyanın pek çok ülkesinde kitleler; sosyal, siyasal ve ekonomik adaletsizlik ve güvenilmezlikten kaçarak kendilerini futbolun sözde ve yapay adil düzenine teslim etmişlerdir. Ölçülerini benim öğrendiğim gibi ansiklopdiden veya bugünlerde internetten öğrenebileceğiniz beyaz çizgileri, dünyanın her yerinde aynı olan kuralları ve sayısız kere tekrar edilebilirliğiyle milyonlarca insanın aynı adil düzen özlemiyle sevdiği bir mücadeledir futbol. Halk; toplumsal gerçekler yerine, kendi önüne konulan sanal, uydurulmuş, masa başında üretilmiş gündemlerle ilgileniyor. Bunun için de medya kullanılıyor. Cumartesi günleri öğleden sonra başlayan futbol muhabbeti tüm TV kanallarına yayılarak salı akşamına kadar devam ediyor. Durum gazetlerde de aynı, hafta boyunca gazetelerde futbolla ilgili içeriği incir çekirdeğini doldurmayacak yazılar yazılıyor ve okunuyor. Herkes futboldan anlıyor, herkes yorum yapıyor… Futbolun uyuşturucu etkisi hiç de sınırlı kalmıyor. İşsizlikten bunalanlar, yoksulluk çukurunda debelenlenenler, eğitimsizler ve hatta hastalar, futbol morfinini alip rahatlıyorlar.
Futbolun uysallaştırıcı etkisini inkar etmek de olanaksız. Fakat futbol; aydınlar ve yazarlar tarafından bu uyuşturma etkisi nedeniyle günümüzde fazlasıyla haksız eleştiriye maruz kalıyor. Bana göre asıl sorun futbolun sorun üreten bir olgu olmasından ziyade halihazırda varolan toplumsal sorunların futbol gibi bir mecrada gözle görülebilir hale gelmesidir. Futbolun sosyolojik boyutuyla ilgilenenler arasındaki hatalı tartışmanın özünde uyutucu özelliği bulunmaktadır. Halbuki futbolun bu etkisi, futbolun özelliklerinden değil, içinde oluştuğu ve içinde varolduğu sosyal ve politik ortamın - ki bu ister demokrasi olsun ister diktatörlük - kendisini korumak için birilerini uysallaştırmak zorunda kalmasının sonucudur. Aynı olgu Roma İmparatorluğunda halkı uysallaştırmakta kullanılan gladyatör dövüşleri ile bağdaştırılabilir. Romalılar sadece Roma’da değil, fethettikleri yerlede de arenalar kurmuş ve buralarda dövüşler düzenleyerek yerel halkı bu müsabakalarla meşgul etmişlerdir. Bu şekilde çıkması muhtemel isyanlar önlenebilmiştir. Eğer varolan sosyal ve politik sistemler uyuşturmak veya uysallaştırmak yerine bilinçlendirmek yoluyla güçlenebiliyor ve bilinçlendirmek üzerine kuruluyor olsaydı, futbol az önce bahsettiğimiz kitleselleşme özelliği ile toplumun bilinçlenmesinde önemli bir rol alabilir, hatta aydınlardan ve yazarlardan haklı övgüler alabilirdi…
Biraz da futbolun endüstrileşmesinden bahsedelim. Big Four’dan Deloitte’in “Futbol Para Ligi 2009” adlı raporuna göre 366 milyon Euro ile dünyanın en çok gelir elde eden futbol kulübü Real Madrid olurken, ikinci sırada 325 milyon Euro ile Manchester United, üçüncü sırada ise 309 milyon Euro ile Barcelona yer almış ve 20 takımın oluştuduğu Futbol Para Ligi’nin toplam geliri ise bir önceki sezona göre 220 milyon Euro’luk bir artış ile 3.9 milyar Euro olarak gerçekleşmiş. Türkiye Süper Ligi takımlarından Fenerbahçe de bu yıl dünyanın en çok gelir elde eden 20 kulübü sırlamasına 111.3 milyon Euro’luk geliri ile 19. sıradadan girmiş. Bu küçük araştırma günümüzde futbolun ne kadar önemli bir ekonomik olgu haline geldiğini gösteriyor. Üstelik bu 3.9 milyarlık gelir sadece en büyük takımların gelirlerini gösteriyor. Bahis oyunlarına harcanan paralardan bahsetmiyorum bile. Havanın peşinden koşulan bir aktivite olan futboluu bu kadar önemli bir ekonomik olgu haline getiren nedir peki? Modern ekonomik sistem; insanların yani tüketicilerin (yani bizlerin) tüketim alışkanlıklarını hem miktar olarak arttırmak hem de tarz olarak yenilemek ve bu sayede yeniden tüketebilmesine dayanıyor. Evet yine duydum “Yapma be Edi” deyişinizi. Tüketen insanlar tüketim alışkanlıklarını yenilemediği zaman ekonomi zora girecektir. Bu nedenle sürekli yeni bir giyim tarzı, yeni bir beslenme şekli, yeni yiyecekler, yeni şarkılar, yeni gösteriler, yeni eğlence şekilleri ve yeni kahramanlar bulunmak zorundadır. Futbol ise insanlığa neredeyse sınırsız sayıda “yeni” sunar. Futbol maçları sayısız kere tekrarlanabilir, sayısız kere duyguları değiştirebilir, sayısız kere insanlara yeni umutlar sunar, insanlara sayısız kere kendilerini bir şeylerle özdeşleştirme olanağı verir. Bu sayede futbol; forma satışarı, diğer kulüp materyalleri satışları, televizyon ve diğer medya gelirleri ve markalaşmış futbolcularıyla çok önemli bir ekonomik olgu haline gelmiştir.
Bu muhabbet burada asla bitmez ama şimdilik benden bu kadar. Dediğim gibi amacım oyun bozanlık etmek değil ama maçları izlerken işin bu farklı boyutlarını da aklımızın küçük de olsa bir köşesinde mutlaka bulunmasına dikkat edelim, farkındalığımızı arttıralım…
Kaynaklar:
- Gölgede ve Güneşte Futbol (Football In Sun and Shadow), Eduardo Galeano
- Futbol Asla Sadece Futbol Değildir (Football Against the Enemy), Simon Kuper
9 Yorum
ibrahim; 5 Mart, 2009
Futbol üzerine bu kadar detay fevkalade etkileyici çok begendim.. Bilgilendim… Hoş ve akıcı bir uslubun var.
Jean Pierre; 5 Mart, 2009
Edicim, öyle dolu bir yazı yazmışsın ki, 3 gündür yorum yazamıyorum bu yüzden. Çok teşşekürler.
Yazıya bir özlü sözle katkı yapayım.
Futbolun 22 adamın topun peşinden koşması olduğunu düşünmenin, kemanın telden ve yaydan, Hamlet’in kağıt ve mürekkepten ibaret olduğunu söylemekten farkı yoktur.
J.B.Priestley
harun; 6 Mart, 2009
Helal be.. Yorum budur işte devamını bekleriz.
Koray !; 7 Mart, 2009
Edi yazın çok sağlam olmuş, uzun bir yazı olmasına rağmen okurken geçen zaman bana çok kısa geldi ayrıca okurken ilginç bilgiler kazandım demek ki futbol sadece playstation karşına geçip “PES” oynamak değilmiş bunu daha önceden de biliyordum ama bu yazıyla beraber kafamda dahada sağlam bir yerde . Ayrıca yazının sonuna yazdığın o 2 kitabı biryerlerden bulup okumaya çalışacağım .
Mert; 7 Mart, 2009
Bence futbol yazın güzel,akıcı ve farklı olmuş.Şunu anladım ki futbol sadece skordan ibaret değil ve liderler futbolu kendi çıkarları için kullanmışlar. Ve futbolcuların kurşuna dizilmesi, çok yazık, beni çok etkiledi.
Kukla; 9 Mart, 2009
Edi dolu dolu, bilgilendirici bir yazı olmuş! Senden yine yeni şeyler duymak çok güzel. Yazdıkların 90 dakika düşünülmeyi hakediyor, bir dahaki izleyeceğim maçı katletse de gerçekten çok güzel bir yazı!
B.Şafak Dugan; 11 Mart, 2009
Bir kere Edi’nin ortaokullu yıllarda gösterdiği, hızını popülerlik dürtüsünden(sahi böyle bir dürtü var mıydı Kararsız Psikolog?..) alan çaba kaydedeğer bir çaba..
futbolun uyuşturucu etkisi üzerine yapılan saptamaya da şapka çıkarıyorum!.. Bu ne farkındalık!(Marketeer’in kulakları çınlasın!)…
“Tüketen insanlar tüketim alışkanlıklarını yenilemediği zaman ekonomi zora girecektir. Bu nedenle sürekli yeni bir giyim tarzı, yeni bir beslenme şekli, yeni yiyecekler, yeni şarkılar, yeni gösteriler, yeni eğlence şekilleri ve yeni kahramanlar bulunmak zorundadır. Futbol ise insanlığa neredeyse sınırsız sayıda “yeni” sunar. ” diyebilen Edi sıkı bir Eduardo Galeano
severi olarak beni, “ülkemde de ne cevherler varmış” diyerek ümitlendirdi..
ayrıca Edi bir de futbol sevip oynasaymış bu yazı ne kadar uzardı diye düşündürdü.. belki de daha kısa olurdu? belki de dışından bakabildiği için farkındalığı yüksek Edi’nin! ..:)
Bibişor..
Piranha; 2 Haziran, 2009
Sayin Edi, unutma ki futbol asla sadece futbol degildir! Anlamadan, bilmeden atip tutmayiniz…









Banker Kastelli; 3 Mart, 2009
Çok güzel bir yazı diyemeyeceğim çünkü mükemmel olmuş..Yazıyı okurken bu konuda yazı yazman için seni iyiki gaza getirmişim dedim :) Kalemine,emeğine sağlık… Söylediklerinin çoğunda hak veriyorum sana ama yine de dediğim gibi ben kola kutusunun üzerine basıp onu futbol topu haline getirmiş, her ay yeni bir spor ayakkabı almak zorunda kalmış futbolu öyle sevmiş öyle öğrenmiş çocuklardanım..O yüzden aklım bilse de kalbim başka bir şey düşünmeme izin vermiyor…