Suna’nın Yeri
Bendeniz; toy yazarınız, Mata Hari. Zincirin en zayıf halkasıyla hafif ve zararsız bir iniş yaparak; etiketlerimiz arasındaki “Mekanlar (1)” ile İstanbloggers serüvenime başlıyorum…
Kişilikli; sıfatı güzel ve nevi şahsına münhasır mekanları orda burda duyup, okuyunca heyecanlanıyor ve hemen keşfedip; çevremdekilerle paylaşmayı seviyorum. İşte bu heyecanımla beni paylaşıma sürükleyen yeni keşiflerimden bir mekan; Suna’nın Yeri. Buyrun burdan okuyun…
Kandilli İskelesine demir atmış, şirin bir sahil kasabasının lokantası tadında; semtin gizli kahramanlarından biri; Suna’nın Yeri.
Keşif ve araştırmalarımın onaylanmasından birkaç gün sonra aldım soluğu Kandilli’de. Geçtim, kuruldum hemen en köşeye. Baktım içeride kahkahalar kırıla gidiyor; benim de yüzüme bir tebessüm oturdu, gitmiyor. Bir Garson Amcam; bütün gece bizimle ilgilenen; o an belirdi yanı başımda.
- Sen galiba arkadaşını bekliyorsun.
- Evet.
- Bir çay getireyim mi sana?
- Açık olsun lütfen, teşekkürler.
Arkadaşımı beklemeyi unutup çayı beklemeye dalmışken, insanları izlemeye başladığımı; hatta dinlemeye bile yeltendiğimi fark ettim. O sırada uzaktan görünen Garson Amcam:
-Kızım senin şansın yokmuş! Çayın içinde su bitmiş, yeniden kaynatıyoruz. Demez mi?
- Olsun, önemli değil. (Sağolun ya şansımın pek yaver gitmediği bir dönemde hatırlattığınız iyi oldu.)
Tam bu sırada keşiflerimin ortağı arkadaşım ürkek bakışlarla, burası neresi ifadesiyle kapıda beliriverdi. İlk şokunu atlattıktan sonra, yan masalardaki kahkahalar yeniden alevlendi ve onun da suratına hemen bizim meşhur tebessüm oturuverdi.
Gelgelelim yemeklere… Dışardan biraz salaş bir görüntü verse de, içeride sunulan hizmet; masadaki harika mezeler; kalamar, karides, midye ve o muhteşem ızgara balıkla süper lüks bir mekanda hissediyorsunuz kendinizi. Garson Amcam’ın deyimi; meşhur ayranları (!!); nam-ı değer aslan sütüyle de yediklerimiz ayrı birer anlam kazandı.
Bütün masaların dolu olduğu bu Cuma akşamında muhabbetler hat safhada; kahkahalar havalarda uçuşuyordu. Müşteriler, garsonlarla domatesin nasıl kesilmesi gerektiğini tartışıyor, orta bir yol bulunamayınca masaya bir domates getiriliyor, yan masalardan lafa karışılıyordu. Herkes çok sıcak, keyifli ve herşey çok lezzetliydi…
Muhalifin Bölümü
Suna’nın Yeri, bir semt lokantası olmaktan çıkmış; İstanbul balık restoranları arasında listeleri zorlayan leziz yemeklerin mekanı olmuş. O yüzden ufak tefek naçiz eleştirilerim olacak. İnsanların keyfine değecek yoktu evet ama diğer bütün mekanlardan farklı olarak bizlere hizmet ve güleryüz sunan garson amca ve ağabeylerimizin gözlerine de aynı keyif yansımıştı. Mutlu görünüyorlardı. Suna Abla ise masasında böbür böbür oturuyordu. keşke şu keyfi biraz da dekorasyona yansıtsalar diye düşünmekten kendimi alamadım. En basit şekilde denizi, balığı, Kandilli’yi ifade eden ufak tefek objeler; belki birkaç biblo; belki midye kabukları; belki de sadece bir perde değişikliği veya rengarenk masa örtüleri ile burayı kendine mesken etmiş müşterilerin şirinliği mekanın ruhuna da yansır. Suna Abla ve çalışanları da; içinde insan yokken de keyifli bir mekana kavuşmuş olurlar. Ne dersiniz?
Darısı notunu alıp; henüz gidemediğim diğer mekanlara…
Hari’den: Şanssızlığımı yüzüme vuran meşhur çay, masamıza “ayranlar” gelmeden servis edildi ve kara bahtım kör talihimin inadına bir güzel içildi.
7 Yorum
Mata Hari; 21 Nisan, 2009
Teşekkürler Jean Pierre.
İşte ben de o yüzden tanıtım yazısına toy yazar tamlamasını eklemiştim ama ne yazık ki aynı zamanda beceriksizim de galiba. :)
E hoş dediğim gibi dışarıdan salaş hatta bazıları için viran bir görüntüsü var ama ben sevdim işte sevdim… Mis gibiydi yemekleri. :))
Melanora; 21 Nisan, 2009
Mata Hari, yazını çok beğendim… ellerine sağlık:)
Benim de amatör olarak gurmelik denemelerim oluyor.. Blog sayesinde belki bigün hep birlikte birşeyler yaparız..
Mata Hari; 21 Nisan, 2009
:) Melanora ilk yazımı beğendiğinize çok sevindim sınavı geçtim desenize…Ayrıca hep beraber birşeyler yapma fikri bence süper olur. E hoş fikrini kaleme alan bu kadar insanın, bir mekanda keşif maksatlı buluşması o mekan için epey bir tehlike arz eder ama olsun… :))
Keyifçi Danışman; 21 Nisan, 2009
Mata Hari acikca ve durustce soylemeliyim ki yazin beni buyuk bir husrana ugratti.Yazinin odak noktasini anlamakta gucluk cektim. Yazi bittiginde genelde her Istanbloggers yazisinda alismis oldugum “dusunme” ve “ufkumun acilma” hissine kapilmadim malesef…Hatta sonunda “ee yani?” oldum desem yalan olmaz..daha da uzatmiyorum ve diyorum ki bu yazi “beni hic dusundurtmedi!” ve senin potansiyelini dusununce buyuk bir husrana ugratti..
Mata Hari; 21 Nisan, 2009
Keyifçi Danışman;
Haklı olabilirsin, ama büyük bir hüsran??
fazla beklenti içinde değil misin?
Sonuçta sadece “bir mekan” yazısı.
Mekan merak uyandırdıysa gider görürsün; yok hiç ilgini çekmediyse okuyup geçersin… :)
Keyifçi Danışman; 22 Nisan, 2009
Beklentim kişi bazli bir beklenti degil, standard bir “Istanbloggers” yazari ölçegindeydi…Belki sen bu sana “fazla” gelmis olabilir..Zaten yazıya olan elestirimin temelini sen kendin son yorumunda belirtmissin bile, Istanbloggers’a kimse “okunup gecmek” icin yazmamali..Hele yazarda “Kotu yorum yapma ama oku gec” mantalitesi hic olmamali..Ama yine de begenenler olmus Mata Hari..Bu benim gorusumdu..Diger yazilarini onyarigisiz bir sekilde bekliyorum..









Jean Pierre; 20 Nisan, 2009
Hemen söyleyeyim, aramıza hoşgeldin Mata Hari.
Anadolu yakasında yaşamaya başlamamıza rağmen - ki bana hala Anadolu yakası karşı taraf gibi geliyor - (6 yıllık alışkanlığı silmek zor görünüyor), bilmediğimiz çok yer var.
Suna’nın yerini de hemen gidilecekler listesine torpilden ön sıralara koyduk. Üşengeçlikten vakit bulduğumuzda hemen gidicez.
Ama keşke birkaç foto olsaydı…